• BIST 100

    1.810%0,00
  • DOLAR

    13,5989% -0,53
  • EURO

    14,8300% 3,63
  • GRAM ALTIN

    778,79% 5,96
  • Ç. ALTIN

    1285,0035% 5,96

Nurcan BALIBEY .


Hiçlik Duygusu

Nurcan BALIBEY


Bir sabah uyandığında, terden sırılsıklam olduğunu gördü. Halsizdi üstünü değiştirmesine yardım ederken, boynunun her iki tarafındaki şişlikleri görünce dehşete düştü; her iki gözüne kan dolmuş, sesi çatallanmış, yutkunmakta güçlük çekiyordu.

“ Hemen doktora gitmelisin,” dedi. Günlerden cumartesiydi, dünyaya yayılan ilginç haberler, küresel bir salgından bahsediyordu;

“Gitsem ne yapacaklar bir sürü işlem ve karantina süreci boşuna… Biliyorum geçici bir şey bu. Virüs falan kapmadım…” diyordu Kocası. İnadını biliyordu, doktora gitmekten hiç hoşlanmıyordu. Temel ihtiyaçları dışında evden çıkmıyorlardı.

Kadın;

Buna sebep olan şeyi herhangi bir tanrı nasıl yaratmış olabilir?’ diye soruyordu kendine. Bir süre sonra gerçeği kavradığını sanıyordu; mantık, düzen, adalet diye bir şey yok; çile, ölüm ve yoksulluk var. İnsanların, insanlığa yapamayacağı kötülük yok. Yüzündeki şaşkın ifadeyle dudaklarını hafifçe büzdüğünü ve yüz hatlarının sertleşip ciddileştiğini, fark ediyordu. Yüzündeki bu sert ifadenin kocasını, hüzünlendirdiğini görüyordu. Onu, böyle ciddi görmeye alışık değildi tabii. O hep gülümseyen gözlerinde, şimdi endişe kıvılcımlarının yanıp söndüğünü görünce şaşırıyordu. Dünyayı saran bu haberlerin gerçekliğinden onu koruyamayacağını biliyordu. Karısı, ele avuca sığmaz bir yaşam enerjisiyle dolu, kabına sığmaz biriydi...

Günlerce, elinde telefon, internete yayınlanan videoları izliyordu. Akşam televizyonun karşısına geçiyor, hiç konuşmadan haberlere kilitleniyordu. Almanya Başbakanı, kültürel açıdan belli bir düzeye ulaşmış toplumların bu süreci atlatmasının daha kısa süreli olabileceğini söylüyor. Ekranlarda bağışıklık güçlendirici çorba tariflerine yer veriliyor. İnsanlara mecbur kalmadıkça sokağa çıkmayın çağrısı yapılıyor, maske, mesafe, hijyen sloganıyla süreç yürütülüyordu. Evlerde kalınması için, ‘Ölümden korkmuyorsak, yakınlarımıza taşımaktan korkmalıyız,’ duyurusu yapılıyordu. Ve yasağın devreye girmesiyle hayat duruyordu. Herkesin korkusu; eve kapanmanın ardından gelecek ekonomik felaketten ve zihinsel çöküşler ile birlikte evlerinde aylarca kapalı kalacak olmaları endişe veriyordu.

Bu durum ne kadar sürecek? Salgının önü alınamıyor,’ diye düşünüyordu kadın, çamaşır suyu kullanmaktan aşınmış ellerimi kremliyordu. Uykusuz geçen gecelerden gözleri kan çanağına dönmüş bir halde televizyonun karşısındayken; birden kapının zili çalınca irkiliyor. Gelen sütçünün ardından, kapı kolunu, zili, asansörün içini temizliyor; asansörün içini virüs kovanı gibi görüyordu. Vantuzlu bacaklarıyla yüzlerce virüs, kolunu bacağını oynatıyor, ağzının burnunun açıkta kalacağı anı kolluyormuş duygusuna kapılıyordu.

Yokuştan yuvarlanan boş teneke sesleri duyarak uyuduğu, uyandığı, herkesin herkese aynı şeyi anlattığı, seslerin beyninde dönüp durduğu, baş ağrısıyla baş ederek yaşayabilecek miydi? Bilmiyordu…

Kocasının yasaksız günlerde dışarı çıkıp arkadaşlarıyla buluşması, korunmanın imkânsızlaştığını, gittikçe saplandığı çukurun onu, içine çektiğini hissediyordu.

“Bunu neden yapıyorsun, dışarısı tehlike dolu, kendimi korumamın bir anlamı kalmıyor. Ne olur kimseyle görüşme,” diye yalvarıyordu.

Kocasının hiç geçmeyen baş ağrısı devam ediyordu. Bir gün burnundan aniden boşalan kanı görünce neye uğradığını şaşırdı. Çok erken yaşta kaybettiği annesini, bu halde görmüştü ve onun ölüm sebebi yüksek tansiyon olmuştu. Doktora gitmesi için ikna etmesine gerek kalmadan ertesi sabah gittiğinde doktor, tansiyonun yüksek olduğunu söylüyor ve kan sulandırıcı hap veriyor. Onun sakin kalmasının önemini kavramış olarak her sinirlendiğinde alttan alıyor, huysuzluğuna kaprislerine tahammül gösteriyordu.

Bu arada, dostlarla yapılan gündelik muhabbetleri, arkadaşlarının evlerine gelip gittiği günleri, kahve buluşmalarını özlüyor, insanlara ihtiyaç duyuyordu. Bunları düşündükçe içinde büyüttüğü hiçlik duygusu, gözünde hayatı anlamsız kılıyordu.

Ölümler artıyor, hastalar yatak bulamıyor. Dünyada maske savaşları başlıyordu. Bazı devletler vatandaşlarına belli miktarda para yardımı yapıyor, onun ülkesinde ise; bazı kamu kurumlarına gönderilen genelgelerle zorunlu hale getirilen bağış iddiaları yaygınlaşıyordu. Milli Eğitim Kurumu; “Öğretmenlerden zorunlu bağış dekontlarını istiyor, ” söylentileri yayılıyordu. İşten çıkarılanlara “Kendi isteğimle ayrıldım” belgeleri imzalatılıyordu. Bu gidişle, “ Virüs öldürmezse, kriz öldürecek,” deniyordu.

Günden güne içinde bulunduğu karanlık kuyu derinleşiyor; ruh hâlini derinden etkileyen bu dönemde, yaşama gücünü içine dönerek bulmaya çalışıyordu. 

Salgının başlarında herkesin ajandasının bir anda durduğu ve hayatın akışındaki değişiklikle tüm planların ertelendiği bir sürece geçiliyordu. O, bu süreci üreterek, bazı fikirleri geliştirerek geçirmek için bir fırsata dönüştürüyordu. Bunun kendisine iyi geleceğine inanarak, içinde bulunduğu karanlık kuyudan çıkmayı sağlayacak olan, cankurtaran simidini bulmuştu.

Kısıtlı olduğu zamanlarda, bir yandan ölümü düşünürken, bir yandan gözünün dışarıda olduğu, ‘hangi treni kaçırıyorum bugün acaba’ endişesi yaşadığı bütün saatler ona kalıyordu.

O günlerde, sokağın sessizliğini seyyar ekmekçinin düdüğü bozuyordu. Öyle anlarda zihninde çocukluğunun anıları canlanıyordu. Her sabah ekmek arabasından yükselen düdük sesiyle uyandığı…

Hasta olan kocası kendiliğinden iyileşeceğini sanmadığı için, ısrarla doktora görünmek istemiyordu…

Kadın çaresiz, hiçlik duygusundan sıyrılmak için yazmaya odaklanıyordu…


 

Nurcan Balıbey

14.11.2021



Süheyla Göksedef
16.11.2021 13:49:03
Hiçlik duygusunun, bu denli güzel anlatımı..