Cumartesi

26.8 °

Pazar

28.9 °

Pazartesi

26.9 °

  • BIST 100

    2.554%0,43
  • DOLAR

    16,8806% -2,72
  • EURO

    17,8246% -2,48
  • GRAM ALTIN

    987,71% -2,77
  • Ç. ALTIN

    1629,7215% -2,77

Misafir Kalem


TC. yahya Kaptan -Dört Elif Miktarı Bir Aaaa!

Sosyal Sayfasından Alıntı - Ural Özcan'a sonsuz teşekkürlerle..


Biraz, Balkan-Rumeli ama daha çok Selanik esintili, biraz İstanbul taşrası bir Trakya kasabası Tekirdağ.

Deniz kenarı, sükunetin hakim olduğu bir yerleşim.

İnsanlar işinde gücünde, cami önünde namaz , kahve önünde ajans vaktini bekleyen aylak ihtiyarlar. Sokakta çocuk cıvıltısı, ağaçta akasya kokusu, çeşme başında kadın sohbetleri, uzaktan makaracı Yaşar'ın alamet-i farikası çıngırak ve bir at arabasının Arnavut kaldırımındaki ahenkli sesi.

İskele meydanı: şehrin ortalık yerinde, sahile çok yakın, iki katlı taş ve tuğladan, insanımızın "mağaza" dediği kagir eski zahire depolarının olduğu meydanlık alan.

Üç balıkçı meyhanesi, Selman Pıtık'ın fırını, bir seyyar köfteci, tuzcu Ziya Marmara'nın deposu, bir kaç küçük esnaf daha, ve taksici Aslan.

Meyhanelerden biri; "Efe" lakaplı Sülman dayının.

En resmiyet gerektiren durumlarda bile "Süleyman" ismi,

"Sülman " diye telaffuz ediliyor.

Gençler; "dayı, efe dayı" derken, yaşlılar, mutlaka "Sülman" diyor.

Kazara; düzeltme gafletinde bulunmaya çalışan biri çıkarsa da, adamına göre; Bazen en yumuşak ses tonuyla bazen celallenip kaşlarını çatarak, " Benim adım Sülman, anam öyle çağırırdı, babam adımı öyle koymuştu.

Ama, nüfus memuru işgüzarlık edip, sizin söylediğiniz gibi yazmış" deyip itiraz ederdi.

Bir defasında, öfkeyle; "Ulan! bana koskoca Müdde-i umumiyle, Müstantik bile Sülman der siz onlardan daha mı iyi bilirsiniz?" deyip bahsi kapatmıştı.

Sülman dayı, meyhaneyi para kazanmaktan daha çok, adres olarak kullanırdı.

Orası; onun yazıhanesi, iş ve dostluk sohbetleri mekanı idi.

Bu gençlik yıllarında bıçkın, ele avuca sığmaz, kabadayı eskisi, sarıya çalan beyaz, iri dalgalı saçlı, Enver paşaya benzeyen sigaradan sararmış sigaradan bıyıkları ile yaşına göre çok yakışıklı, kılık , kıyafetine son derece titiz biri.

Küt burun - yumurta ökçe pabucu; Mutlaka pırıl pırıl ama, mutlaka da arkasına basılı, mevsim yaz ise, gömleğinin yakasına

mutlaka katlı bir mendil, gömlek üzerinde bir yelek, öyle ya; Cigara, çakmak, tespih, boynuz saplı çakı, yelek cepleri olmasa nereye konulacak?

Mevsim Kış ise;. fazladan omuzlara atılmış bir de ceket.

Keyifli zamanlarda da, hüzünlü zamanlarda da dilinde,

***

"Gemim kalkar, suları yarar

giymiş mor fesini de,

Süleyman aman

bakışı canlar yakar"

***

hep ayni Rumeli türküsü.

Efe dayı, eğer keyifliyse, türkünün söylenişinde; Sülman'a, yani kendine hayranlık, bir öz güven patlaması, yok eğer kederli ve hüzünlüyse; O geçmişin "canlar yakan" yakışıklı yiğit Sülman'lı günlerine olan özlemi sesine de mimiklerine de yansırdı.

***

İskeledeki yük gemilerine, hamal tedarik edip; Ton başına ya da, hamal başına aldığı üç-beş kuruşa hamal kahyalığı yapan, böyle bir yol tutturmuş giden biriydi.

Gıyabında defalarca, "Efe gibi on tane adam olsa , kıyı kenar mahallelerde işsiz gariban kalmaz" denildiğine şahit olmuştum.

Efe dayıya gelince; O kendini, "hamal kahyası" değil, "Tahmil-tahliye" müteahhidi" diye ifade ederdi.

Kendine böyle süslü, söylenişi ağdalı bir zanaat uydurmuştu. İşin nev'i ve niteliği değişmese de; Sanki böyle söyleyince daha tumturaklı oluyordu

Mekan: Adı üstünde, "Balıkçı Meyhanesi" gelen müşteri , ekseriyetle balıkçı olurdu. Balığını temizlemiş tava ya da ızgaraya hazır halde getirirdi. Balıkçı olmayan da, balıkçı kardeşi, balıkçı damadı, balıkçı yeğeni olurdu.

Onlar da; Dost, arkadaş, komşu, yaren "filancanın emaneti " faslından olurdu ki; Balıklar iri, hesapları ince gelirdi.

Mevsim yaz ise peynir ve salataya ilaveten kavun, sonbaharsa, üzüm, kışsa, kış kavunu, kaşık ayvası çok çok da mandalina olurdu.

Su: Sürahiye musluktan dolan şebeke suyu.

Kürdan: süpürge teli.

Meyhanenin tavanında eski balık ağları, birkaç kurumuş deniz kabuklusu..

Yandaki arsada, ağını tamir eden yaşlı balıkçı, duvardan duvara çakılı çivilere gerilmiş ipte, çiroz olmayı bekleyen uskumrular.

Uskumru dediysem, henüz Marmara'da nesli tükenmemiş.

Ve henüz lahmacun kültürü ile tanışmamış insanımızın "çiroz-lakerda" geleneği sürüyor.

Ve mutat gündüz sohbetlerinin müdavimleri Polis emeklisi Ziya amca, Adliye başkatibi Nevres bey, Fırıncı Selman Pıtık, Yalancı Ahmet veya Mümin hoca, namıyla da maruf Ahmet Kızıldağlı, Efe dayı ile bu sohbetlerden haz alan ama daha çok dinleyici olan, nispeten genç semt sakinleri , esnaflar, ve balıkçılar.

Zaman, zaman kişiler, sayılar değişse de; Bu dekorun en değişmez aktörü "Hacı" hep oralarda.

Hacı: Kanadı kırık olup, diğer leyleklerle göçememiş insanlara sığınmış bir leylek.

Bahis açıldığında Sülman dayı, hacı için acı bir tebessümle; "bize iltica etti" diyor.

Süleyman'ın Sülman'lığı, gibi zavallı leyleğe de, Hacılık yapışıp kalmıştı.

Hacı: herkesçe kabul görmüş bir isim. Selman Pıtık'ın sahibi olduğu iskele fırınında yatıyor.

Fırına girince, karşıya yüksekçe bir yerde Hacının o yıllara göre devasa bir siyah-beyaz fotoğrafı asılı. Bir kanadı yere sarkmış, gagasında bir sigara. Hoş, siyah-beyaz leyleği zaten renkli çekmek de mümkün değil. Kaldı ki, zaten o yıllarda o insanların bile renkli fotoğrafı yok.

Mahallenin küçük çocuklarının en büyük zevki, küfe içinde eşeğe dağıtım için yüklenen sıcak ekmeklerin ucundan parça koparmak.

Bunu yaparken de fırın çalışanlarından değil, Hacıdan korkuyorlar.

Çünkü birisi onlara fırının sahibinin Hacı olduğunu fısıldamış.

Küçük, okul çağında olmayan çocuklar Hacının koparılan ekmek parçaları için kızgın olduğunu düşünüp, Hacıyı gördükleri yerde suçluluk hissiyle kaçıyorlar.

Oysa Hacı; Fırında yatıp kalktığı için; Akı da, kül, kömür, isten ötürü karaya dönmüş fırıncı, meyhaneci, balıkçı merhametine sığınmış zavallı bir hayvan.

Hacı: Adını bilirdi. Kim, Hacııı! diye seslense, koşarak ve, sanki, uçacakmış gibi bir halet-i ruhiye ile bir kanadı açık, birini yerde sürükleyerek, "yel yeperek, yelken kürek" koşardı.

Hayal kırıklığına uğrasa, uğratılsa bile, Hacı her davete giderdi. Balıkçıların kuruyan çirozunu bekler, kedileri yaklaştırmaz, akşam ödülü "Marya" balık olarak gelirdi.

Marya: diyelim ki; lüfer balığı için ağ attınız.

Ağdan çıkacak lüfer dışındaki tek tük balıkların toplamı "Marya"dır. Bir iskorpit, bir kefal, bir kolyoz gibi. Ne satılacak ticari olacak kadar çok, ne pişirmeye uygun, zira, biri tava, biri ızgara için uygun olan seri dışı balıklar. İşte bu balıkların bir kısmı önce Hacıya ayrılırdı.

Aslında, Marya balık: Balık lokantası, balıkçı meyhanesi için en kârlısıdır.

Zira, on balıkçının Marya'sı içindeki tekleme seri dışı balıklar birleşince tek başına değersiz olan ayni cins balıklar porsiyon olur. Tek başına satılamayacak balık, işletmede işe yarar hale gelir.

Biz yine Hacı'ya gelelim.

Bazı balıkçıların balığa çıkmazdan önce " bugün Hacı'nın kısmetine" diye niyetlendikleri ve avın bereketli geçtiği söylenir Hacı'nın uğuru dilden dile anlatılırdı.

Şaşılacak şeydi bir kasaba halkıyla, bir yaban hayvanının adı konulmamış bir dostluğu..

İnsanın insana "incir çekirdeği" doldurmaz şeylerden düşmanlığı düşünülürse; Herkesin dostluğunu kazanmış bir hayvan.

En çok da efe Sülman-Hacı dostluğu.

Benim de, herkesin de çok merak ettiği bu sorunun cevabı neydi.. Neydi bu muhabbetin sebebi?..

Bir gün anlattı: Gençlik, delikanlılık, bıçkınlık günlerinde bir silah edinmiş efe dayı ve silahı denemek için bir sandalyeye "beygire biner" gibi oturup, çok uzaktaki bir leyleğe doğrultmuş, tetiği çektiğinde;"liilek" ( leylek sözünü, liilek, diye telaffuz ederdi ) yerde yatıyormuş.

Bunu anlattığında, "cahillik işte, şimdiki aklım olsa yapar mıyım hiç" derken gözlerinin buğulandığını görmüştüm.

Yelek cebinden çıkardığı sakız gibi beyaz ütülü mendille terini siliyormuş gibi yapıp gözlerini de silmişti.

Bir sürü insanla kavga etmiş, kaçmış-kovalamış, belki de vurmuş-vurulmuş renkli bir adamın, bir kabadayının, vicdanı ile baş başa kaldığında; Belki de tek pişmanlığı o vurduğu leylekti.

Bunu anlatırken; Göz ucuyla Hacıyı süzüp, anlayıp anlamadığını sezmeye çalışır gibi baktı.

Birden dört elif miktarı bir "aaaah!" ve ardından bir kısa "ah!." daha döküldü dilinden.

***

Önce, "Hacı öldü. Temiz bir un çuvalına koyup, gömdüler.

Yedisi, kırkı, sene-i devriyesi yapılmadı elbette mevlidi de okunmadı. Ama, aileden eşraftan biri gibi acısı hissedildi.

Günlerce kimsenin ağzını adeta bıçak açmadı, kimse de, "altı üstü bir hayvan demedi."

Hacının ölümünden sonra, Efe Sülman'ın yaşadığı zamanlarda; Hacı "sohbetlerin hep bir yerlerinde vardı..

Hacısız bir sohbet adeta vaki olmadı.

Sonra emr-i Hakk vaki oldu, Efe dayı göçtü bu Dünya'dan.

Şimdi kaldıysa Hacıdan bir siyah-beyaz fotoğraf, 70 yaşına merdiven dayayanların hafızasında sisli puslu bir meydanın çizgileri, Ördekli deredeki artezyenin şırıltısı, damakta çiroz tadı, bir de efe dayıdan gök kubbede bakî kalan, dört elif miktarı bir "aaaah!" ve bir kısa "ah!.." daha..

***

Selam ve muhabbetle

Yahya Kaptan