Perşembe

25.2 °

Cuma

27.9 °

Cumartesi

27.8 °

  • BIST 100

    2.418%1,81
  • DOLAR

    16,3453% -0,12
  • EURO

    17,5524% 0,47
  • GRAM ALTIN

    974,62% -0,01
  • Ç. ALTIN

    1608,123% -0,01

Elmas BALIM


Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra

Her insanın unutamadığı anıları vardır.


KIRK YIL ÖNCE KIRK YIL SONRA

Her insanın unutamadığı anıları vardır. Bu anıların kahramanları da vardır tabii ki. Size bugün üzerimde unutulmaz etkiler bırakan iki öğretmenimden söz etmek istiyorum. Bunlar, liseden fizik öğretmenim Hayrettin Sönmez ile  üniversiteden Yeni Türk Edebiyatı öğretmenim Yusuf Yıldırım.

Bugün yatağıma uzanmış dinlenirken geçmiş günler bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden.

Eğitim gördüğüm yıllarda çok farklı öğretmenlerden ders aldım. Bunlardan biri de lisedeki fizik öğretmenim Hayrettin Sönmez’dir . Aradan çok uzun zaman geçmesine rağmen ben bu öğretmenimi hiç unutmadım. Sosyal medya kullanımın yaygınlaşması neticesinde öğretmenimi Facebook’ta buldum. O günden sonra   yazıştık ve paylaşımlar yapmaya başladık. Öğretmenimin beni çok iyi hatırladığını sanmıyorum ama yine de bir iletişim içine girdik. Bu cesaretle Messenger’den önce kendi numaramı yazıp unun da telefon numarasını yazmasını rica ettim. Sağ olsun o, benden önce aradı. Uzun soluklu bir konuşma yaptık. Hocam, Tekirdağ’da 1975 - 1980 tarihleri arasında görev yaptığını söyledi. Bu tarihler benim lisede eğitim gördüğüm yıllara denk geliyordu. Sohbet anında 12 Eylül’de açığa alındığını söyledi. Bu durumu bilmiyordum ve buna çok üzüldüm. Açığa alındıktan sonra dershanelerde çalışıp, liselere yönelik yardımcı fizik kitapları yayımladığından bahsetti. Bunlar İlköğretim Fen Bilgisi 6-7-8 ve Lise 1 Fen bilimleri  kitaplarıymış (1,2). Bu kitaplar 10 yıl boyunca devlet okullarında ders kitabı olarak okutulmuş.Bu değerli kitaplara günümüzde sahip olmak mümkün çünkü hâlâ satıştalar. Öğretmenimiz çok başarılı bir eğitimciydi ve ders kitapları hazırlaması beni hiç şaşırtmadı. Hocamın benim için ezber bozan fikirleri vardı. Bu görüşlerini ders aralarında bizimle paylaşırdı zaman zaman. Düşüncelerime ve dünya görüşüme ters gelse de söylediklerini çok önemser ve bunları sorgulardım. Muhalif olmak nasıl bir şeydi ben onun zirvesini Hayrettin Sönmez öğretmenimde görmüştüm ilk önce…

Aklımda kaldığı kadarıyla bir iki örnek verirsem konu daha iyi anlaşılacak sanırım. “Biz niye hacca o kadar para harcıyoruz?” “Kâbe Türkiye’de olsa bu kadar yoksulluk çeken insanımız rahata kavuşmaz mı?” “ Günün çok uzun olduğu kutuplara yakın yerlerde yaşayan insanlar nasıl oruç tutarlar?”, “ Umreye giden hacı amcaları anlıyorum da aynı kişilerin defalarca umreye gitmelerini anlamıyorum. Bu kadar çok paraları varsa bu paraları Araplara yedireceklerine bir fakir öğrenciyi okutsalar daha sevap olmaz mı, hayırlı bir iş yapmış olmazlar mı?” gibi benim hâlâ unutamadığım görüşleri vardı. Özellikle ezber bozan bu gibi görüşleriyle hep hatırladım kendilerini.

Rivayet odur ki İbn-i Sina çocukken matematiğe önem veren yatılı bir okula yazdırılır. Bu okulda matematiği bir türlü sevemez. Bir gün köylerinin yanından geçeceğini öğrendiği bir kervana katılır ve okulu terk eder. Kervandakiler ilk molada aralarında yaşça en küçük olan İbn-i Sina’yı kuyudan su almaya gönderirler. Kuyudan su çekmeye başlayan İbn-i Sina’nın kuyunun çeperindeki oyuklar dikkatini çeker. İpin zamanla taşı nasıl oyduğunu fark eder. İbn-i Sina çocuk aklıyla buradan bir hayat dersi çıkarır: “ Bir ip taşı keserse benim aklım matematiği niye kesmesin?” diye düşünür ve köyüne gitmekten vazgeçer, okuluna döner. İşte bu İbn-i Sina daha sonraları Tıp ve felsefe alanında birçok kitaplar yazar. Batılılarca Orta Çağ Modern Biliminin kurucusu, hekimlerin öncüsü olarak kabul edilir. İbn-i Sina’nın El-Kanun fi’t-Tıp (Tıbbın Kanunu) adlı kitabı tıp alanında yedi asır boyunca temel kaynak olarak kabul edilir. Bu kitap Avrupa üniversitelerinde 17. asrın ortalarına kadar tıp biliminde temel eser olarak okutulmuştur.   Buna benzer bir olay benim de başımdan geçti.

Lise birinci sınıfın ikinci dönemiydi bahar gelmiş havalar iyiden iyiye ısınmış dersler çekilmez bir hâl almıştı. Meslek derslerinde çok zorlanıyordum ve bizim lisemizde eğitim dört yıldı. Bu iş yürümez yol yakınken okulu bırakayım diye düşünürken fizik dersinde aynalar konusunun ağırlıklı bir üniteye sıra gelmişti. Bu konu benim ilgimi çektiği için dersi ilgi ile dinlemiş ve notlar almaya başladım. Bu konunun nihayetinde yazılı olduk. Yazılı sonuçları açıklandı ve sınıfta sadece ben 10 üzerinden 10 aldım. Şöyle bir açıklama yapayım mezuniyet yılında okul birincisi ve okul ikincisi bu sınıftan çıkmıştı. İşte bu arkadaşlar değil de sadece ben 10 almıştım. Bunun nedenini de biliyordum aslında. Onu da anlatayım. İlkokul çağlarında köyümde babam samanlığımıza saman taşıyordu ama çok canı sıkkındı. O zamanlar köyümüzde elektrik yoktu. Babam devrilir ve yangın çıkar korkusuyla samanlığa gaz lambası da koymak istemiyordu. Söylenerek karanlık samanlığa küfeyle saman taşıyordu. Onun bu çaresizliğine yardımcı olmak için içerideki büyük boy aynayı alıp güneş ışığından faydalanarak samanlık içine yansıttım. Babam çok mutlu olmuştu “ Bu ışık benim işimi görür. Nasıl yaptın bunu benim mucit oğlum?” diye bana sarılmıştı. İşte bu olayın etkisiyle yıllar sonra fizik dersinde karşıma çıkan aynalar konusu pek ilgimi çekmişti. Çukur aynalardan tutun da küresel aynalara ve yansıma yasalarına kadar aynalar konusunu yutmuştum. Öğretmenimiz de dersine çok hâkim, bilgili, gencecik bir öğretmen olan Hayrettin Sönmez idi. Fizik dersinden 10 alan tek öğrenci olarak o gün düşüncem değişti. “Ben en zor sayılan fizik dersini başarıyorsam hem de sınıfta en yüksek notu alabiliyorsam diğer derslerde niye başarılı olmayayım? “ diye düşünerek eğitimime devam ettim. Bunun neticesinde liseyle yetinmeyip üniversite eğitim almak da nasip oldu…

Daha sonraları öğrendim ki üniversitede derslerime giren ve gerçek bir eğitim emekçisi olan Yeni Türk Edebiyatı öğretmenim Yusuf Yıldırım ile Hayrettin Sönmez öğretmenim Çapa Yüksek Öğretmen Okulundan arkadaşlarmış. Kader onları bir süre sonra Çorum Sungurlu Lisesinde buluşturmuş, aynı lisede görev yapmaları nasip olmuş. Bunları bana telefonda anlattı Hayrettin Sönmez hocam. Bu sohbetten çok mutlu olmuştum. Şimdi sanal ortamda her iki eğitim emektarı ile görüşüyorum. Hatta geçen yıl Yusuf Yıldırım öğretmenimin bir vesileyle Tekirdağ’a yolu düşmüş. Kendisiyle yüz yüze görüşmek de nasip olmuştu. Yusuf Yıldırım hocam da günümüzde sosyal medyayı çok yoğun kullanıyor. Mezun ettiği birçok öğrencisiyle bağlantısını sürdürüyor. Bu yönüyle bizlere hâlâ ışık olmaya devam ediyor. İşte bu özelliklerinden dolayı bu iki öğretmenimi asla unutmuyorum ve her ikisini de saygıyla selamlıyorum.  Üzerimde emeği olan birçok öğretmenime hiç kuşkusuz  çok şey borçluyum, bunu biliyorum.  Onlara kısmetse başka bir yazımda değinirim. Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum görüşünü benimsemiş biri olarak yazıma konu olan her iki güzide öğretmenime saygı ve sevgilerimi gönderiyorum. Saygılarımla . Elmas Balım