Mehmet Mehdi ERGÜZEL


EĞİTİMDE MİLLÎ HEDEFLER…( 1 )

         Prof. Dr. M. Mehdi ERGÜZEL


Milletlerin yaşama azim ve iradelerini, yetişmekte olan nesillere kazandırdıkları millî misyon, daha doğru bir ifade ile “millî eğitim” tayin eder. Tarih boyunca bu böyle olmuştur, hâlde ve istikbalde de böyle olması gerektiğine şüphe yoktur. Hiçbir cemiyet, çocuklarının yetiştirilme, hayata hazırlanma işini,  tesadüflere ve esen rüzgârların önüne bırakmaz. Her şuurlu camia gibi tarihin tecrübelerini taşıyan, millet olma vasfına ermiş kitleler; nereden nasıl geldiklerini, nereye doğru gitmekte olduklarını, “aynı gemide olmanın hassasiyeti içinde” öğrenmişlerdir.

Ancak başkalarının yönetiminde yaşamaya alışmış olanlardır ki “biz olma şuuruna eremedikleri için” onların ne dediğini ve istediğini, “gaflet ötesi bir tâbilik tembelliği" içinde irsiyetlerinin yadırganmaz bir yaftası gibi taşır dururlar. Reaksiyon göstermek, itiraz etmek, “hayır!” demek, dik durmak.. gibi aşiret-üstü birleşmeleri başaramazlar. Millet olmak, çetin mücadeleler gerektirir. Kendini keşfe çıkmayı, bir araya gelip teşkilatlanmayı, bir dava uğruna canlardan vazgeçmeyi, “kim var ?” dendiğinde öne çıkmayı, milletin varlığında fani olmayı, kendini millete adamayı icap ettirir. Bazen bu türlü bir idealizmin tesiri, Namık Kemal’in şu mısralarında ifade olunduğu gibi ölümden sonra da sürer: “Ölürsem görmeden millette ümmîd ettiğim feyzi / Yazılsın seng-i kabrime, vatan mahzun ben mahzun…” Bazen de  Yahya Kemal’in dediği gibi, ölüm tablosunun acı renkleri, vatan ve milletten ayrılık sebebiyle iç karartıcıdır: “Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor / Lakin vatandan ayrılışın ıstırabı zor.” Vatan duygusu, milletin varlığıyla kaimdir. Böyle bir duygu onlara kendilerini unutturur. Bütün mesele, vatanın ve milletin kederleridir, onların kendi dertleri, yâdlarına bile gelmez. Cemiyet, “kaderde, tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde yaşıyorsa”, millî hedefler etrafında kenetlenmişse, millet olabilmiştir.

Demokrasi ve çok seslilik adına her ecnebi oyununun arenası bir ülkede millet değil, kalabalıklar söz konusudur. “Kalabalıklar ise asla düşünmez sadece davranırlar.” Millî şuur, millî eğitimle filizlenir. Millî eğitim, şahsiyet kazandırmak içindir. Şahsiyet, kim olduğunu öğrenmek yolunda eğitimin yıllar içinde kazandırdığı mesut neticedir. Şahsiyet kimseye altın tepside sunulmaz. Kan ter içinde, düşe kalka, uykusuz geceler pahasına elde edilen altın bileziktir şahsiyet… Milletimizin “okusun da adam olsun !..” diye keskin  bir cümlede özetlediği gerçek, işte bu altın bileziğe ulaşma mücadelesidir. Bin üç sene önceki bir adamın sesine kulak verilmeli : “Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım, ölesiye bitesiye çalıştım. Küçük kardeşim Kül Tigin’le sözleştik, az milleti çok kıldık, giyimsiz ve fakir milleti bay kıldık. Bu sözümde yalan var mı?...” Bu sözler, adam olmuş bir yiğit lider, Bilge Kağan’a aittir. Kim öğretmiş böyle endişelere sahip olmayı ona, kardeşlerine ve dava arkadaşlarına ? Bu cümlelerde, şahsiyet sahibi olmuş, ‘kadife eldiven içinde demir yumruk” taşıyan, “ipeğe sarılmış çelik” iradeli, millî bir misyonla yüklü , “uykuyu kendine haram etmiş”, biri konuşuyor. Millete hesap veriyor ve onları yaşanmış acı tecrübeler dolayısıyla uyarıyor, milliyetlerine, asıllarına, köklerine, yani “kendilerine dönmeye” davet ediyor. Millî   şuur, ısmarlama  olmaz. Cemiyetin damarlarında alametleri olacaktır ve buradan derinlere gidilerek “mâden-i ilm ü ulemâ ’’ ya ulaştıran cevherler tahlil edilecektir. N. Fazıl’ın ecdadın başarı sırrını ararken  sorduğu sual bizi tekrar düşündürecektir : “Onlar köklerini nerelere daldırmışlar ki ! ?”  İşte o zaman A. Nihat Asya’daki “Kökler ve Dallar’’ yeniden bir “çile” mevzuu haline gelecektir.

Acı çekilecek, çareler aranacak, Beyatlı’nın yürek sızısı anlaşılacaktır : “Sızlatır bazı saatler, dayanılmaz bir acı ; / Kökü toprakta kalmış kendi kesilmiş ağacı. / Derler; insanda derin bir yaradır, köksüzlük; / Budur âlemde, hudutsuz ve hazin öksüzlük.” “Öksüzlük’’; “yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun’’ köklerinden  haberdar olmayı öğretmeden, kendi haline bırakmak, güya “bilgi çağında dünya vatandaşı yapmaktır’’“Dünya vatandaşı yetiştirme modası’’ enternasyonal masonizmin yeni bir oyunu olsa gerek. Bu lafları ne zamandır, gençliklerini İslamî-millî endişeler içinde yaşayanlar da söyler oldular.Yukarı çıkanların huyu suyu neden değişiyor? Yüksekten uçanlara hep bir Karacaoğlan ikazı mı lazım? “Alçaklarda otur, gözet kendini / Katı yükseklerden uçucu olma!” “Ateşten Gömlek” giyenlerin torunları şaşırmamalıdır..Tevazu gömleği çıkarılınca “dünya vatandaşı’’ olunacağı zannedilir. Halbuki 1988’de bir Maarif Vekilimiz, yeni nesilleri tarif ederken “bir elinde Mushaf, bir elinde bilgisayarla uzaya yönelmiş gençler” hayal ettiğini söyleyecek olmuş ve yadırganmıştı. O zamanki makamı kendisine bir seneden fazla yâr edilmeyen o Sayın Bakan haklıydı. Oryantalist üslupla bakıldığında ; ancak Mushafsız / Kur’ansız kalınırsa , dünya vatandaşı olunurdu. Eğer  “onlar” bizi dünya vatandaşlığına kabul etmeyi göze alsalardı, AB temsilcileri önünde, aziz heykelleri altında dizler çökülmez, boyunlar bükülmezdi…“Onlar”, değişmediler, değişmeyeceklerdir. Gâvura yaranılmaz. Onlar, taviz verildikçe şımarır, dahasını ister. Şahsiyetli kalınmalıdır. Şahsiyetli insan yetiştirmek, millî eğitim politikalarımızdan temeli olmak zorundadır. Şahsiyetli insan, kendi milletinin mensubu olduğu gibi dünya vatandaşı da olur.

Önce kendi millî şahsiyetini kazanmış, lise bitene kadar rahmetli Prof. Dr. Mehmet KAPLAN  hocamızın dediği gibi “başta Kur’an  olmak üzere hepimizi birleştiren” en az on, ortalama 40 ile 100 arası “millî- islamî-insanî” eseri, bizi birleştiren temel kitapları okumuş, anlamış ve ruhuna sindirmişse mesele yok..Kur’an, hadisler, hikmetler, vatanî şiirler, ibretli fıkra, hikâye ve masallar, vecize, atasözleri, şark ve garb klasiklerinden seçmeler… Hayat neşesi veren türkü-şarkı-oyunlar, asaletli metinler, sulandırılmamış, gölgelenmemiş, kirlenmemiş denetimli ve fakat hür bilgiler..şahsiyet olma, yolculuğunun amentüsü değerinde her dem taze kalacak, çalışma, öğrenme, düşünme kaynakları ve konularıdır. Türk Millî Eğitimi’nin temel davası ‘’adam olmak / şahsiyetli insan olmak’’ tır.. Bu neticeye ulaşmak için ne lazımsa yapılmalıdır. Bu davaya inanmış, heyecan sahibi, mütefekkir, muallim ve müteşebbis bakanlar iş başına gelmelidir. Böyle bakanları bekleye bekleye Cumhuriyet yüz yaşına yaklaştı. Her defasında vuslat bir başka bahara kaldı.

Yirmi milyona yakın öğrencisi, bir milyonun üzerinde öğretmeni olan muazzam bir camiadan bahsediyoruz. Türkiye’mizin dörtte biri. Yarınımız…Hiçbir memlekette eğitim işleri bitmez, donup kalmaz. Daima yeniden değerlendirilir, düşünülür, düzeltilir, yenilenir, dünyadaki gelişmeler yakından takip edilerek teyakkuz halinde kalınır. Kimlerin hangi konularda neleri, nasıl ele aldığını takip edecek uzmanlar görevlendirilir, eş-zamanlı tercümeler yaptırılır, toplantılarla tespitler ve yorumlara gidilir. Kendi ahvalimiz anlaşılmaya çalışılır. Ana kucağından ilk-orta-lise ve yüksek eğitime doğru süren ve hayat boyu devam eden kültürel-meslekî-millî ve insanî kişilik kazanma seyahati; sadece 3+3+3+3; 5+3+3; yahut 4+4+4 gibi rakamlarda izah edilemeyecek kadar kompleks ve ciddi bir faaliyettir. Sadece siyasi talimatlarla yetinilmemeli, meşveret yoluyla millete ve erbabına danışılarak, şuralar düzenlenerek mesele kamuoyuna mal edilmelidir. Hep “ben bilirimci’’ ısrarlarla değil başkalarının da görüşü alınarak, geçmiş yılların tecrübelerine de dayanılarak hareket edilmelidir. Milli Eğitim camiası, sadece bakanlık kadrolarından, onların tanıdıklarından, siyasi gruplardan ibaret değildir. Belki bunlardan da fazla ve pek öne çıkmak istemeyen, eser ve tecrübe sahibi kimselerin görüşleri daha ufuk açıcı olabilecektir. Onlar dinlenmeden “Ben yaptım oldu.’’ demenin faturasını gelecek nesiller öder. “Gelecek seçimleri değil gelecek nesilleri düşünenlerin’’ fikirlerini dinlemeye ihtiyaç vardır.

Her Yıl Millî Eğitim Şurası Yapılmalı…

Milli Eğitimin, ifade ettiğimiz, nüfusun dörtte birlik gücünü temsil eden muhteşem tablosu, her yıl yapılacak ‘’Daimi Milli Eğitim Şuraları’’ ile adeta her dem taze bir “Milli Meclis Hüviyeti’’ kazanacaktır. Öğretim yılı başı Ekim ile sonu olan Mayıs’ta toplanacak belki yılda iki şura ve onun değerlendirme metinleri, çocukların ve gençlerin sahibi milletle, eğitim camiasıyla paylaşılacak, sonraki toplantılar için tartışmaya ve yeni istişarelere açılacaktır. Yangından mal kaçırmanın âlemi yoktur. Kimden neyi gizleyebilirsiniz? Şeffaf olmak kimin ekmeğini elinden alabilir? Şair haksız mı ? “Durur, ahkâm-ı nusret, ittihâd-ı kalb-i millette / Çıkar,  âsâr-ı rahmet, ihtilaf-ı rey-i ümmetten…” Ne kadar farklı fikirler dile getirilirse, o kadar hayırlı neticeler elde edilir. Aynı mealde bir hadis dahi olduğu, erbabının malumudur.  Değişik düşüncelerin dile getirilmesini dinlemeye tahammüllü olunmalı, mukabil tezler geliştirilerek fikrî zenginlik meydanı açık tutulmalıdır. Bir zamanlar ; “Asya’nın bahtının miftahı, meşveret ve şuradır..”denilmiyor muydu ?

Milli Eğitim Şuralarında; daimi üyeler ve değişen üyeler bulunmalıdır. Daimi üyeler; Cumhuriyet tarihi boyunca Milli Eğitimde bakanlık ve müsteşarlık yapmış olanlar ile kuruluşundan itibaren YÖK başkanlığı ve vekilliğinde bulunmuş olanlardır. Değişen üyeler; bölge üniversitelerini temsilen, her şurada münavebe ile 40-50 öğretim üyesi, öğretmenler adına yine bölgelerine göre temsilci 15-20 üye, bütün İl Milli Eğitim Müdürleri, ilçeleri temsilen değişen dörtte birlik katılım, lise ve üniversite öğrencilerini temsilen dört üye, öğretmen kuruluşlarını temsilen dört üye, basını temsilen -tiraja göre- dört üye, TRT ve özel yayın kuruluşlarından dört üye,  Askerî okulları, Ordu’yu temsilen dört üye, Polisin eğitim kuruluşlarını temsilen dört üye, sanat kuruluşları ( tiyatro-müzik,….) nı temsilen dört üye, hukuk ( AYM, Danıştay, Yargıtay, HSYK,…) tan dört üye, bankalar ve holdinglerden dörder üye, işçi kuruluşlarından dört üye ve grubu bulunan siyasî partilerden toplam dört üye… ile 300 civarında toplam bildirili katılımcı ve bine yaklaşan dinleyicisiyle birer hafta sürecek, senede bir veya iki Milli Eğitim Şurasını hayal bile etmeyelim mi? Şûrasız, meşveretsiz  eğitim mi olur? Sadece Bakan ve yakın çevresinin ufku yeterli olur mu? Yirmi milyonun geleceği nasıl sınırlı ve yakın görüşlülerle sağlam ve yeni projelere konu edilebilir?

Son  yıllarda üç konu öne geçti : 4+4+4+ meselesi, dershaneler-sınavlar, kadrolaşmalar... Birinci konu, bir rövanş veya misilleme gibi görülebilir. Sonucu alınmadan yorum yapılmamalıdır, fakat biz mesleki eğitimin zayıfladığını, klasik itibarını kaybettiğini düşünenlerdeniz. Bu kadar çok çeşitli okul olmalı mıdır? Yoksa seçmeli derslerin imkânlarından yola çıkılarak temel eğitimde de ön hazırlığının başlatılarak yüzde elli zorunlu, yüzde elli seçmeli ders zenginliği içinde “Çok programlı ortaokul ve liselere doğru” mu gidilmelidir? Biz 4+4+4 ün son ikisinin tamamıyla “Çok programlı’’ kendi içinde; matematik, fen, dil, tarih, coğrafya, bilgisayar, müzik, spor, resim, hukuk, iktisat, ilahiyat, edebiyat, felsefe, sosyoloji, psikoloji, sağlık, elektrik, makine, inşaat, uluslararası ilişkiler, bilişim bilimleri, hadis, kelam, hitabet, estetik, ahlak, arşivcilik, müzecilik, arkeoloji,… gibi alanlara dağılarak bir “kültür-sanat-teknoloji-sağlık dörtgeni” içinde büyüyebileceğini, bu yapının üniversitelere girişin alt yapısını oluşturacağını yıllardan beri yazmakta ve düşünmekteyiz.

Ama Heyhat! “Varak-ı mihr-ü vefayı  kim okur kim dinler…’’ Biz anlatmaya, görüşlerimizi paylaşmaya, eleştirileri dikkate alarak geliştirmeye devam edeceğiz. Kendimizi bildik bileli, eğitimde meşhur bir söz var : “Çocukları ilgi ve yeteneklerine göre seçmiyor, yetiştirmiyor ve adeta onları harcıyoruz!...’’İşte buyurun… İlk dört yıldan itibaren ; okuma- yazma-konuşma ve temel matematik-dört işlem için ayrılan ilk iki yılından sonra başlayarak, adım adım 2+(2+4+4)= 2+10 yılda, yakın takip  ve incelemelerle farklı imkânlar sunarak, çocuklarımızı üniversiteye, şahsî eğitim dosyaları ve çalışmalarıyla hazırlayalım. Her çocuk ve genç, bu on iki yılda  ne yönde eğilimler ve çalışmalar içindedir, takip edelim. Bu bilgisayar çağında bu özellikleri takip etmek, kaydetmek, değerlendirmek zor değildir. Yeter ki bu işi yürütecek genç öğretmenler yetiştirilsin, kurslara tâbi tutulsun…Ne kadar hızlı, verimli sonuçlar alınacağını, önümüzdeki on yıl gösterecektir. İnşaat sektörümüz bu kadar gelişmişken, “yeni ilk- orta- lise yerleşkeleriyle” resmi-özel- yarı özel / vakıf… çizgisinde okullarla ne ileri sonuçlar alınır, tahmin edemezsiniz. Bazı örneklerini görüyor ve beğeniyoruz. İki yüz kişilik bir özel lisede, bir kültür-sanat programına katılıyoruz, hayretler içinde hayranlığımızı ifade edecek kelime bulmakta zorlanıyoruz. Mütevazi bir öğretmen, imkân bulduğunda, kendine bağlı-söz dinler öğrencileriyle ne harikalar ortaya koyuyor. Hülasa; 4+4+4 uygulaması, okul adları meslekileştirilerek değil “Genel’’ çatı altında ‘’Çok programlı’’ olacak istikamette “Zorunlu - Çeşitli seçmeli dersler dengesi” içinde üniversite yolunda mükemmel bir oluşa hazırlanabilir. Mevcut uygulamadaki; Fen, Anadolu, Öğretmen, Sağlık, Endüstri Meslek, Spor, Sosyal Bilimler, İmam-Hatip, Ticaret,…gibi –bizce- devrini tamamlamış “romantik-nostaljik- tarafgir” üstünlük mücadeleleri bitmeli, bütün çocuklarımız eşitlik içinde, âdil, çeşitlilik imkânlarına açılan bir eğitimin ikinci  faslıyla   10 yıllık bir kademeli birikimle, üniversiteye ve hayata hazırlanma sürecine girmelidirler. Kadrolar da, buna göre en çok 20’şer kişilik sınıflara göre yetiştirilmeli ve mevcut, görevdeki öğretmenler kurslardan, seminerlerden geçmelidir.